‘Kardeşime’
Susmuşken şarkıları ihtilalin umutsuz çocuklarının ve savrulmaya yüz tutmuşken bilinmeze yurdum, bir babanın endişeli bekleyişi ve bir ananın çığlığını bastıracak bir nidayla geldin sen! Olanlara kafa tutar gibi…
Sanki bilmekteydin daha doğmadan yurdumun sancılı sınamalardan geçtiğini!
Sınamalar ki; 70’li yılları nice ana babalara, genç ve çocuklara, masum yurttaşlara zehir zıkkım etmişti!
Sağ-sol, alevi-sunni kavgaları insanları meydan savaşlarına sürüklemişti ki; nereden bilsinlerdi? Kendilerini ateşe atan sözde kahramanlar aslında maşadan başka bir şey değildi?
Malatya’da tarih 19 nisan 1978’i gösterirken kendine din kurtarıcıları diyen elleri silahlı, sopalı, bıçaklı yobazlar dini kurtarmanın yolunu 14-15 yaşlarında ki çocukları işkencelerle öldürerek bulmuştu! Ve hatta aynı çocuklardan, solcuların öldürdüğü söylenen ama asla ispat edilmeyen Hamit Fendoğlu’nun intikamı da alınmıştı! Evler basılıp ekmek kapıları yakılıp yıkılırken, MHP lideri Alpaslan Türkeş; ‘böyle giderse Erzurum ve Maraş’da da benzer olaylar yaşanacaktır,’ kehanetini dillendirmişti! Kontrgerilla bir hayal olduğuna göre, rüyasında görmüş olsa gerekti ki Maraş’da utancın, zulmün ve adaletsizliğin şafağı sökmekteydi! 19 aralık 1978 günü Çiçek Sineması’na giden Maraşlılar, ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’ filmini izlemek yerine, patlayan bombayla paniğe kapıldı. Kalabalık CHP binasına saldırıya geçip, belli başlı mahalleleri yakıp yıkıp, sokakta yakaladıkları TÖB-DER üyesi öğretmenleri öldürdükten sonra anlaşıldı ki; bombayı sinemaya Ülkücü Gençlik üyesi Ökkeş Kenger atmıştı. Aynı Ökkeş Kenger yıllar sonra soyadını Şendiller yapmak suretiyle Maraş milletvekili olarak bu kez mecliste karşımıza çıkacaktı!
Peki yurdumun sınamaları bunlarla biter miydi?
Bilakis, her şey gittikçe daha beter bir hal aldı. Gün geçtikçe daha çok gözyaşı daha çok sönmüş hayat ve acı feryatlarla insanlar sabahlara uyandı.
Ve sen, ihtilalin tek umut veren hatırası, küçük kardeşim. Bir karış suratla geldin eve iki günlük bebek haline bakmadan. Güldüremedik yüzünü günlerce, dindiremedik avaz avaz bağıran sesini. Ve sevdik, o kadar çok sevdik ki, inandık fantastik ihtimallere.
Sanki dedik Malatya’daydın onlarca insan evlerinde ölümü beklerken! Belki Maraş’da, Çorum’da, Fatsa’da…
Arkalarında bürokratlar, mülki amirler, reisler; yanlarında maşalar, satılmışlar; önlerinde din simsarları, yobazlar, hep birlik olmuş işkenceden zulümden geçirirken masumları ve kurulmuşken her mahallede bir halk mahkemesi ve seyrederken cümle alem katliamları, sen de izlemekteydin utanarak insanlığından!
Yargıtayın iki defa iptal etmesine rağmen Ankara’da ki Merkez Cezaevi’nde idam edilen Erdal Eren’in henüz on yedi yaşında olduğunu anlatmaya çalışmaktaydın daha doğmamış halinle.
Ah güzel kardeşim! Gelişin ile güzelleşen dünyamızda coşku ve gururumuzun, mutluluğumuzun, nadir çiçeği! Masal gibi geliyor değil mi? ya da ortaçağdan hatıraları anımsatıyor!
Sen şimdi yapabilir misin öğrencilerine? Ham de o farklı, o özel çocuklara! ‘Senin babanın mezhebi ayrı, senin dayının partisi başka, annenin gözleri mavi, senin ise sadece iki kulağın var! O halde yaşamayı hak etmiyorsun’ diyebilir misin? Ama diyenler oldu! Hem de öyle kör cahil insanlar da değillerdi! Hepsi koca koca adamlardı… kimi Hipokrat yemini etmiş doktor, kimi adaleti emanet etiğimiz savcı, kimi camide Kur’an-ı Kerim’i hatmetmiş imam, kimi canımızı teslim ettiğimiz polis, kimi de haklarımızı koruyup gözeteceğine bağımsızlığımıza eşitliğimiz ve hürriyetimize sahip çıkacağına dair namus ve şeref sözü veren vekil hatta bakandı!
9 ekim 1978’de 7 TİP üyesi genci öldürmek suçuyla yargılanıp 7 defa idama mahkum edilen Haluk Kırcı -kontrgerillanın her zamanki gibi hayal olması dolayısıyla, tamamen bir yanlışlık neticesinde iki defa serbest bırakıldı. Avukatlarının gerekçesi o idi ki ‘bir kişi yedi defa idam edilemezdi! O halde bir idam cezası üzerinden ve infaz yasasındaki düzenlemeler itibari ile bu kişinin salıverilmesi dünyanın en tabii olayıydı! Mağdur avukatlarına göre yanlış hesap elbet Bağdat’tan dönecekti ve döndü de –en azından kağıt üstünde! Tekrar yakalama emri çıkarıldı! Ancak Haluk Kırcı firariydi artık ve firarda olduğu halde, yanlış tahliyeden bir yıl sonra, Erzurum valisi Mehmet Ağar’ın şahitliğinde nikahlandı! Ve nikahtan ancak yedi yıl sonra yakalanacaktı!
Olaylar öylesine çığırından çıkmıştı ki sonunda yirmi iki şehirde sıkı yönetim ilan edildi. Artık yetki ordudaydı. Ancak bu durum halkın üzerinde daha büyük bir baskı oluşturdu ve sıkı yönetimin gerekçelerinin arasına 12 Eylül Darbesi’nin gerekçeleri de eklendi. Asayiş ve huzur kalmamıştı. Ekonomik istikrar sağlanamıyordu. Etnik kavgalar trajik katliamlara dönüşmüş, mahallelerde insanlar kendi asayişini kendi sağlamak için gece nöbetlerine başlamıştı.
Ben ve diğer kardeşimiz senin annemizin kucağında gelmeni beklerken; ihtilalin aslında senden önce geldiğini fark etmemiştik bile.
Bir türlü anlaşılamayan bir şey vardı ortada. Üzerinde yaşadığımız topraklar bir din bir mezhep ve ya Avrupa’dan çalıntı bir ideoloji devleti değildi.
Türkiye’de o yıllarda hiçbir zaman ‘milliyetçilik’ gerçek anlamıyla kullanılamamıştı. Fransızlardan gelen bu moda, Atatürk milliyetçiliğinin yanından bile geçmiyordu! ‘Marx’ın ütopik doktrinlerini hayata geçirebilmek için ise kanlı bir devrimden geçilmesi gerekiyordu ki, bunun Almanca’da değilse bile Türkçe’de adı zulüm ve acı demekti!
Kutsal kitabımızın hiçbir ayetinde ‘insan öldürünüz’ diye bir emre rastlamamış olan ben, kapılarına önce ‘Allah’ yazıp sonra içeridekileri kurşuna dizen aklın hizmet ettiği dini anlamakta zorluk çekmekteydim!
Belli ki aynı zorluğu çeken başkaları da vardı ki, kendisine Milli Güvenlik Konseyi diyen askerlerin Genel Kurmay Başkanı Kenan Paşa TRT’den şöyle sesleniyordu; İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.
Ve pek tabii bu el koyuşun da bazı sonuçları olmuştu.
-Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki tüm derneklerin ve siyasi partilerin faaliyetleri yasaklandı
-polis teşkilatı Jandarmanın komutasına verildi
-Çorum olaylarında 26 kişi yaşamını yitirdi, 100 kişi için kayıp ihbarı verildi. Yaklaşık 600 aile başka şehirle göç etmek zorunda kaldı, onlarca ev ve işyeri yakıldı.
-Fatsa’daki olaylarda 390 kişi göz altına alındı, çatışmalarda 15 kişi öldü
-Malatya’da sağ ve sol görüşlü 100’e yakın insan hayatını kaybetti yüzlerce ev ve iş yeri kullanılamaz hale geldi
-Maraş’da 105 insan öldü, onlarca kişi yaralandı 300 kadar ev ve iş yeri tahrip edildi
Toplamda;
-650.000 kişi göz altına alındı.
-1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
-Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
-7 bin kişi için idam cezası istendi.
-517 kişiye idam cezası verildi.
-Haklarında idam cezası verilenlerden 50′si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1′i Asala militanı).
-İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
-71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
-98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
-30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
-14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
-30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
-300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
-171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
-937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
-23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
-3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
-400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
-Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
-31 gazeteci cezaevine girdi.
-300 gazeteci saldırıya uğradı.
-3 gazeteci silahla öldürüldü.
-Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
-13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
-39 ton gazete ve dergi imha edildi.
-Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
-144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
-14 kişi açlık grevinde öldü.
-16 kişi -kaçarken- vuruldu.
-95 kişi -çatışmada- öldü.
-73 kişiye -doğal ölüm raporu- verildi.
-43 kişinin -intihar ettiği- bildirildi.
Bir yazar arkadaşım ‘darbeler ülkeyi nereye götürür?’ demiş. Aynı soruyu tersten sormak isterim, yukarıdaki kısaltılmış listeyi göz önüne alarak.
Darbelerin ülkeyi götürdüğü yerden dönüş mümkün müdür?
Sevda Eğer










öylesine karanlık bir dönem bu kadar yalın anlatılabilir….
seni yürekten kucaklıyorum……
kardeşçe….
MERHABA,
Bu yazıyı okurken o yıları yaşamış bir çoçukken, yeniden hatırladım.ve içim cız etti.Bir milleti yıkamıyorsan içten yıkmak felsefesi işte bu olsa gerek.TARİH BOYUNCA BU FELSEFE BATILININ FELSEFESİ, HEP BU OLMUŞTUR Kİ OSAMANLININ YIKILIŞIDA BÖYLE DEĞİLMİ ZATEN.ATATÜRK’ÜN ŞU SÖZÜNÜ SÖYLEMEDEN EDEMEYECEĞİM.”TARİHİNİ BİLMEYEN BİR MİLLET’İN GELECEĞİ OLAMAZ”.
Düşünelim ve kendimize gelelim.Başarılar.