Günler hızla geçiyor… Annemin öğrettiği “Ay Dede” şarkısını söyleyerek Ay’ın kraterli yüzüne bakıp bu yüzeyi bir dede suratına benzetmeye çalıştığım günler geride kaldı.
Gözümü bir açıyorum kar yağıyor; bir açıyorum güneş güleç yüzünü şişman bulutların arasından göstererek bana göz kırpıyor… Mevsimler öylesine çabuk geçiyor ki…
Küçükken Heidi adlı Alman kızın dedesiyle Alp Dağları’nın eteklerindeki maceralarını izlerdim. Gözlerimi televizyondan alamazken annem de zorla ağzıma bir şeyler tıkıştırarak zorlu kahvaltı etme sürecimi daha da zorlaştırırdı.
Değişen tek şey değişim mi? Belki… Şimdi “büyüdüm” ve televizyon izlemek içimden gelmiyor. Küçükken daha mı cesurdum ne! Televizyondan böylesine korkmazdım. Haham kılığına bürünüp yayvan yayvan konuşan bir adamı çocukluğumun kanalında görüp de sinirlenerek televizyon izlemekten nefret edeceğimi söyleseler inanmazdım!
Anasınıfındayken arkadaşlarımla oyun hamurundan şekiller yapıp eğlenirken ara sıra aramızdan biri altına işer, oturduğumuz yerde hepimizin kıçı ıslanır ve kimin yaptığını bulamadan tombul parmaklarımızla birbirimizi göstererek suçlardık.
Özel günlerde, milli bayramlarda biz kızlar ellerine rengârenk şemsiyelerimizi alıp edalı bir biçimde sallarken, annelerinin yüzlerine bıyık çizdiği erkekler de yanımızda yürüyerek el çırpar, “Üsküdar’a giderken aldı da bir yağmur” şarkısını söyleyip tempo tutarlardı.
Çocukluğumun arkadaşlarla, sosyal aktivitelerle, yaratıcılığımı geliştiren bir eğitimle dolu dolu geçtiğini düşünüyorum da… Sevineyim mi üzüleyim mi bilemiyorum.
Kocanı mı Bekliyorsun?
Türkiye’nin ilk alışveriş merkezinin tuvalet kapısındayım. İçeriden annemin çıkmasını bekliyorum. Ön dişleri dökülmüş ve yerine yeni dişlerin çıkmaya başlamış küçük bir kız çocuğu yanıma yaklaşıyor. Gülümsüyor. Gülümsüyorum. Hemen çocukluğa has bir merakla gözlerini açarak soru yağmuruna tutuyor beni:
“Kimi bekliyorsun? Kocan var mı?”
“Niye soruyorsun?”
“Kocanı mı bekliyorsun?”
“Hayır… Kocam yok.”
“O zaman sen okuyorsundur. Öğrencisindir… Erkek arkadaşın vardır senin kesin!”
“Okumuyorum ben.”
“O zaman çalışıyorsun… Hem de erkeklerle aynı yerde?”
“Sen öğrencisin galiba… Senin erkek arkadaşın vardır herhalde bu kadar sorduğuna göre?”
“Ben Kur’an kursuna gidiyorum. Erkek arkadaş günah… Olmaz öyle şey…”
“Okula gitmiyor musun? Kaç yaşındasın?”
“Yedi yaşındayım. Kur’an’a gidiyorum… Okula gitmiyorum…”
Yutkundum… Günümüzdeki okul çağına gelen küçük bir kız benim zamanımdaki çocuklardan bu kadar mı farklı olurdu? Nasıl bir beyin yıkama ve yetiştirmeydi ki küçücük çocuklara sadece ve sadece karşı cins öğretiliyordu? Bu kızın benim çocukluğumdaki gibi hayal kahramanları yok muydu?
Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın açıklaması nasıl da güzel özetliyordu küçük kızın hayatını.
“Bir toplumda mesele kadındır. Kadını ele geçirdiğiniz, kendi dünya görüşünüze kattığınız zaman bütün toplumu değiştirmiş oluyorsunuz. O kadın çocuk yetiştirendir. Dikkat edin, Kuran kurslarındaki öğrencilerin üçte ikisi kız öğrenci. İmam olmayacakları halde imam hatiplere kız öğrenciler özellikle alındı. Zaten sonunda da kız öğrenciler erkek öğrencilerin sayısını aştı.”
Satılık liboş kalemler “endişemizi” “yersiz” bularak alay etmeye devam etsinler. Bu küçük kız bizim endişemizin yersiz olduğunun çok iyi bir kanıtı değil mi! 2009′da çocukluk ne demek bir araştırsınlar gevrek gülüşleri devam edecek mi?










Sn Muyan,
Doğal gelişimi içinde toplumsal refleks, kendisine faydanın veya zararın ne şekilde oluştuğunu, tezgahın nasıl kurulduğunu ilk anda göremese de, deneyim ile farkeder, duruş gösterir ve gerektiğinde baş kaldırır.
Köylü zihniyeti ile aristokrasi arasında sıkışmış, haklarını anlayamayacak kadar cahil bırakılmış, büyük bir bölümü aşiret kuralları ile yönetilen her toplum, bu çalkantıları yaşayacaktır. Yönlendirilmesi ucuz ve kolaydır. Lanetlenmesi gereken ne bugün ne de dündür. Endişe duymak sonucu ne geciktirecek ne de ortadan kaldırabilecektir. Ortadan kaldırılan ulus felsefesinin temeli olan uğruna gençlerimizi heba ettiğimiz kültürümüzdür. Maalesef Atatürk dışında bunu anlayan ve bu uğurda çabalayanımız olmadı.
Onun kurduğu köprüden binlercemiz, milyonlarcamız geçti, onu anlamadan.
Hak ediyoruz…
Önce çocukların o tertemiz beyinlerini dogmalarla sınırlandırarak işe başlanır … Herkes bilir ki ağaç yaşken eğilir. Bir fert olduğunu anlayabilirse bu ufacık çocuk beyindeki ağlardan nasıl kurtulabilir? Gelecek konusundaki kaygılarımızın yersiz olduğunu savunan sözümona aydınlar dünyayı sadece kendi ömrüyle sınırlı sanıyorlar ki hala bu işe aval aval bakıp korkmuyorlar… Yazık çok yazık…